02.08.2020, 06:35

Bir garip yaz anısı

Eski Kampana'da akşam üstü. Barın hopörlerinden Teoman'ın sesi yükseliyor. Param parçaaaaa aaaaaa, param parça aaaaa – aaaaa... Tanrı'm ne kederli bir akşam üstü. Barda oturuyorum. Karşımdaki küçük televizyonda İtalya 2'inci Ligi'nden bir maç var. Adamlar birbirlerine gol atabilmek için cansiperane mücadele veriyor. Arada bir göz atıyorum ama sıkıldığımı da itiraf etmeliyim. Bugün ne kadar da boktan bir gün böyle. Ve küçük sinekler uçuşuyor etrafta. Önümde duran ekranı çatlamış cep telefonumun saatine bakıyorum. 17:17 yazıyor. Sonra hemen karşımda bitmek üzere olan bira şişesine bakıyorum. Buradan kalkıp gitmek için kendimi ikna ediyorum adeta. Evet, evet gidebiliriz. Küçük sinekler, İtalyan 2'inci Ligi, Teoman şarkıları ve sıcak hava hiç ilgimi çekmiyordu. 17:30'da kalkarım dedim kendi kendime ve bir uzun mavi tekel 2000 yaktım. Sanki sigarayı değil de kendimi yaktım. Bütün kederimi, bütün hayal kırıklıklarımı, bütün mutsuzluklarımı ve umutsuzluklarımı oracıkta yakmıştım işte ve içime içime çekiyordum zehrini...

Bir bira daha vereyim mi?” dedi barmen.

17.30'da kalkacağım dedim.

Saatine baktı. Kaşlarını havaya kaldırdı. Kalan 10 dakika 1 şişe bira içemeyeceğime hükmetti ki “tamam o zaman” deyip çaresiz uzaklaştı.

Oysa 1 bira daha istiyordum. Ama küçük sineklerle birlikte içtiğim bir yerde değil. Alsancak'ta olabilirdim mesela. Kordonda. Çimlere uzanabilir. Gökten denize yıldız düşürür ve şanslıysam güzel bir kadınla tanışabilirdim...

Kendi kendime bunları düşünürken Eski Kampana'nın ahşap ve ağır kapısı açıldı. Başımı kapıya çevirdiğimde karşımda yeşil elbiseli, göğüs dekoltelesiyle pek muteber ve süt beyaz teniyle adeta buz tutmuş kalbimi güneşte eriten bir kadın duruyordu. Barın en ucundaki tabureye gidip oturdu...

Barmen o esnada önümdeki bitmiş birayı almak için geri geldi ve hesabı getirdi. Hesabı geri uzatıp. “Sen bana 1 bira daha ver...” dedim. Barın ucundaki kadına baktı sonra tekrar bana bakıp gülümsedi. “Hanımefendiye de vereyim mi?” dedi. Apaçık dalga geçiyordu benimle ama umursamadım.

Kadın tek buzlu sek viski ve biraz çikolata istedi. Vay be dedim kendi kendime. Sarhoşluğa viski ile giden, mağrur ve yalnız bir kadın. Kimbilir ne güzel sevişiyordur sonra kimbilir ne esaslı yaşanmışlıklar saklıdır heybesinde.

Teoman susmuştu artık. Leonard Cohen çalıyordu ve İtalya 2'inci Ligi maçı da bitmişti. “17.30'da kalkarım” dediğimden beri kendi kendime, her şey 17.30'dan sonra başkalaşmıştı. Çekip gideceğimi duyan hayat yokluğuma güzellikler bahşediyordu adeta. Ama hayatı haklamıştım işte. Kandırmıştım. Gitmemiştim ve bu kadınla tanışacak biraz Cohen dinleyecek ve ve ve biraz daha bira içecektim.

Akrep ve yelkovan dönüp duruyordu her gün olduğu gibi. Ve rüzgar da esmeye başlamıştı hafiften. Güneş kaybolmuştu. Şarkılar daha bir güzel hayat daha bir hoş geliyordu. Epey bira içmiştim ve o yeşil elbiseli kadın da epey bir viski içmişti. “Hadi oğlum tam zamanı kalk, git ve o'nu al” dedim kendi kendime. Tabureden kalkım kendisine doğru yürüdüm. Bana döndü;

Birlikte mi içmek istiyorsun?”

Evet.

Gel...”

Gel mi dedi o diye içimden sorgularken evet gel dediğine ikna ettim kendimi. Bu kadar kolay mıydı yani. Tanrı'm neydim ben. Kazanova mı yoksa sahiden de yakışıklı bir adam mıydım. Offf. Ne talihli adamım ama ben. Ne kadar güzel bir akşam bu akşam. Soğuk biram, mavi tekel 2000 sigaram, küllüğüm ve cep telefonum hemen o'nun yanı başına taşındı ve ben de hemen yanındaki tabureye.

Neye içiyorsun?”

Bugün burada rastladığım belki hayat boyu rastladığım en güzel kadına...

Kahkaha attı. “Abart mıyor musun biraz?”

Senin her sabah baktığın aynanın bir dili yok tabii. Olsaydı hiç abartmadığımı anlardın...

Vayyy. Şair misin?”

Yok. Gazeteciyim.

Hımmmm. Beni istiyor musun gerçekten?”

Bu soruya cevap vermeden önce önümdeki biradan esaslı bir yudum alıp, sigaramdan sahici bir duman üfledim havaya. Final sorusuydu bu çünkü;

İstiyorum tabii deyip elini tuttum. Gözlerinin içine baktım; Sabah gözümü açtığımda böyle güzel ve harika bir yüze bakarak günü karşılamak cennetin ta kendisi olabilir...

Tekrar kahkaha attı. Nasıl gazetecisin sen. Aşk haberleri mi yazıyorsun?”

Aşk haberleri mi? Aşkın ne olduğundan şu saate kadar hiç haberim yoktu biliyor musun?

Yaaa demek öyle?”

Öyle dedim. Ellerini öptüm.

Geri çekti elini. Dirseğini bara dayayıp elini çenesinin altına koydu. Öylece gülen gözleriyle bakıyordu bana;

1 saat için 250 liranı alırım...”

O an içtiğim bira boğazıma kaçıyordu az daha. Bardağı güçlükle yerine bıraktım. Öksürmeye başlamıştım.

İyi misin?”

İyi mi miyim? 250 lira mı? 1 saat mi?

Evet.”

Sen şey misin yahu?

Evet, şeyim...”

Bar taburesine yaslanıp hadi ya dedim. Tekrar bir sigara yaktım. Ölmeden cenneti umarsam olacağı buydu. Bu hayatta her şey cehennem her şey alabildiğine kötü ve fesat... Al işte! Kadın ne çıktı diye konuşuyorum kendi kendime.

Tamam hadi 200 lira olsun sana.”

Ne?

200 lira...”

Git Allah aşkına deyip yerimden kalktım. Cüzdanımdan bir 100 lira çıkarıp barmene doğru uzattım. Gülümseyerek aldı.

Ne gülüyorsun lan?

Hiiiç” dedi gene gülerek.

Dışarı çıktım.

Hava kararmış, şenlik dağılmış, bir acı yel kalmıştı kahvede yalnız.

Budalaca bir iş

Günlerden Cumartesi. Hayallerini koydu heybesinin içine. Hafifti heybesi ama bir o kadar anlamlıydı. Güzel geçecekti Cumartesi günü ve sonraki günler. Sevdiği kadar sevilecek, değer verdiği kadar değer verecek ve her şeyden önemlisi iki yıldır ödediği ev kredisini elbet bir gün bitirecek, akşamları iki kadeh şarabın dünyasında noksanlıklarına karşı kör bir tavır takınabilecekti. Herkes gibi umutluydu; umut olmazsa olmaz mıydı yoksa Nietzsche'nin dediği gibi işkenceyi uzatmaktan ileri gitmeyen bir teselli aracı mı? Bunu düşünmeye ayıracak zamanı yoktu. Filozof değildi ve üstelik böylesi lüks fikirlere akıl erdirecek kadar bilgi satın almışlığı da yoktu. Aynanın karşısında saçlarını tararken, bir şarkı mırıldanmaya başladı. “Çocuklar inanın, inanın çocuklar” diyordu şarkıda. Hayaline inandırma telaşındaydı kendini. Oysa çocuklara verilen sözler genelde tutulmazdı. Yoksa tutulur muydu? Önemi yoktu… Lavaboya tükürdü kendinden emin bir bakış daha attı aynaya, kaşlarını çattı ardından gülümsedi. Aynı anda hem sevecen hem kızgın biri olmayı başarabilecek kadar kabiliyetli oluşuna sevindi. Hayalleri heybesinde, işe gitmek için evden çıktı. Şayet şansı varsa belki metrobüste yanına güzel bir kız otururdu. Bunu da hayal hanesine ekleyerek, budalaca işine doğru adımladı…

Bukowski'ye dair

Her aynaya baktığında ne kadar çirkin olduğunu düşünen Bukowski, bu hayatta tek bir şansı olduğunu düşünür; o da yazar olmak…” bir akşamüstü küçük odasının yazı masasında oturur 24 yaşındaki Charles Bukowski; dışarısı çok sıcak ve radyoda müzik çalmaktadır. ‘yazmanın en büyük şartı sarhoş olmaktır.’ diyen Bukowski, o akşam da sarhoştur ve yazmaktadır… Kapı çalar; o esnada gömleğini ilikleyen Bukowski kapıyı daha önce hiç görmediği iki adama açar. o kadar sarhoştur ki, kapıdaki adamların kendisine ABD’nin en önemli ve prestijli ödüllerinden olan Pulitzer Ödülü’nü vermeye geldiklerini düşünür. Bu düşünceye neredeyse hiçbir yazısı yayınlamamış olmasına rağmen kapılır. Oysa ziyaretçiler FBI’dandır…

 Kapıdaki adamlar, Bukowski´yi taşındığı son adresini makamlara bildirmediği gerekçesiyle alırlar evden. ABD ılı. Dünya Savaşı’nın içindedir ve 3 yıldır Almanya ve Japonya’ya karşı savaşmaktadır. Bukowski´nin askeri görevden kaçtığı düşünülür. Bukesi cezaevine atılır ve o sırada yazmakta olduğu „annemin kalbi öldü“ gibi cümleler içeren kısa öykülerinin taslaklarına el konulur.

Bir kaç hafta sonra serbest bırakılan bukesi hakkında bir psikiyatrist „poker suratının ardında inanılmaz bir hassasiyet gizliyor“ notunu düşer.

Savaşa gitmek zorunda bırakılmaz şanslı bukesi, çünkü kura çekimi belirler o zamanlar savaşa gidecek erkekleri ve Bukowski’nin adı kura çekiminde çıkmaz.

 Heinrich Karl bukesi Junior 16 ağustos 1920 Andıranca (Almanya) doğumludur.

3 yaşındayken ailesi Amerika birleşik devletleri, Los Angeles’e taşınır. Annesi ve babası Amerika’ya taşındıktan sonra oğullarına Henry ismini verirler, fakat öğrenciler Hecini diye hitap ederler Bukowski´ye. Bunun sebebiyse sahip olduğu alman aksanı.

Bukowski bir tutunamayandı tam anlamıyla. Sağlıklı ilişkiler ve arkadaşlıklar kuramayan bir çocuk olan bukesi, bütün erkek çocuklar kovboy kostümü giyerken Kızılderili kostümü ile sokaklarda gezerdi. Kızılderili kostümü babasının hediyesiydi. Sonraları korkunç ebeveynlere sahip olduğunu sıklıkla yakınındakilere anlatır bukesi ve „bütün dünyan ebeveynlerindir, daha fazlasına sahip değilsin“ der.

 Ve Henry edebiyatı keşfeder…

Bu dünya kendisi için bir kaçıştır. Lawrence ve Ernest Hemingway kitaplarını bir el feneriyle yorgan altında okumak zorunda kalır, çünkü babası saat 20.00´da ışıkları kapatmasını ister.

İllerde yorgan altını, yaşadığı tek cennet olarak adlandırır bukesi.

İlk hikâyesini ergenlik döneminde yazar bukesi. Yazma sebebini ise çevredeki en çirkin çocuk olmasına bağlar. Ilık hikâyesindeki kahramanı, ı. dünya savaşında elini kaybeden ve buna rağmen savaşmaya devam eden bir savaş pilotuydu.

 1939´da okulunu bitirince; gazetecilik, İngilizce ve ekonomi okumak üzere Los Angeles City College´e kayıt olur. İngilizce dersi her sabah 7´de başlar ve Henry çoğu zaman akşamdan kalma olduğu için derse geç kalır.

Yüzündeki akne izlerinden dolayı yaşı olduğundan büyük gösterdiği için viski ve biraya yaşıtlarından daha kolay erişir.

 İngilizce dersini zor da olsa geçen bukesi, yaratıcı yazarlık dersiyle arası hiç de iyi değildir. Daha sonraları hocası hakkında da hiç iyi şeyler yazmayacaktır Henry.

Genelde ilk bir saatten sonra dersi terkedir Henry ve ne hocalarıyla, ne de diğer öğrencilerle iyi geçinemez. Özellikle de edebiyatla ilgilenen öğrencilerden nefret eder.

 Üniversitede bir edebiyat dergisi çıkaran öğrencileri aşağılayan bukesi, çoğu zaman doçentlere haftada 30 yazı teslim eder ve bu çok yazma özelliğini ileri yaşlarda da korur.

 1 Eylül 1939´da Almanya Polonya’ya saldırır ve ılı. Dünya savaşı başlar. O sıralar okulda kışkırtıcı olarak adlandırılan bukesi, Hitler’e olan sevgisinden bahseder. Buna rağmen bugüne kadar asla

Bilinmez Bukowski’nin bir Nazi olup olmadığı.

 Haziran 1941´de, kendi isteğiyle mezun olmadan okulu bırakır. Aralık’ta Japonlar parla har Bor’a saldırır ve Amerika birleşik devletleri savaşa katılır…

 Okulu bıraktıktan sonra geçici küçük işlerle su üstünde kalmaya çalışır Henry.

Edebiyatta; kadınlarla ve hayatın her alanında ne yaşadıysa onu işleyen Bukowski’nin kahramanları unutulanlar ve tutunamayanlar olur genellikle tıpkı kendisi gibi.

 Bir şeyler yazarken fonda müziği, masasının yanından da 6´li paket birayı eksik etmeyen bir Henry oturur daktilonun başında…

İlk kez bir dergide yazısı yayınlandığında ise Charles bukesi ismi basılır, çünkü Henry ismini siler artık, kendisi için bambaşka bir hayatın başladığını düşündüğü için…

Bakın Gorki size ne diyor?

Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden yaşamaya karşı ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları ! Size bu ölü yaşamı hazırlayan “sermaye sahibi egemen sınıftır”, bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir.

Yorumlar (0)