10.04.2021, 07:13

Yeşil Köşk'ten Ruhi Su türküsüne

Agop'la birlikte Yeşil Köşk'te oturuyoruz. Hani şu “Yanıyor mu Yeşil Köşk'ün lambası” türküsündeki Yeşil Köşk... Vallahi de billahi de o. İlk zaman bizde “hadi lan o değildir” diyorduk da müzik tarihçisine sorduk, “o çocuklar o...” dedi. Ulan bir sevindik, bir sevindik. Hayır niye sevindik bu kadar onu da bilmiyoruz. Böyle yabancı filmlerde Türkiye veya İstanbul adını duyunca sevindiğimiz gibi sevindik...

Neyse işte. Yeşil Köşk o Yeşil Köşk. Vakitlerden öğle saat 4'e 12 var. Agop yetmişlik Arjantin bardağında bira içiyor. Bende ellilik Bavyera bardağında bira içiyorum. Agop; latinci biz tabii Marx abinin köyünden yanayız.

Nurgül ile Aslı gelecek. Onları bekliyoruz. Yeşil Köşk'te fonda Chopin çalıyor. Agop mızmızlanıyor hemen; “Ya bura iyi güzel de Anıl. Bu gıy gıy klasik müzikten içim şişiyor lan.” - “Agop o müzikten değil biradandır. 2'den beri 4 tane içtin.” - “İçerim ben. Karışma.” Güldüm sonra. Agop dudaklarının arasından söyleniyor; “Sanki kendi 1 tane içti.” Tamam la tamam diyorum, kapatıyoruz konuyu. Chopin'e boyun eğmişiz artık, yapacak bir şey yok.

Arada üniversiteden hocalar falan geliyor, “merhaba çocuklar” diye. Basın tarihçisi herif geçiyor hiç de sevmem; “Oooo öğle birası haa” diyor. Agop atlıyor hemen, “İçiyorsak sebebi var” diye. Öyle muntazam, seviyeli sarhoşluğun içindeyiz...

Anııllll” diye bir ses geliyor uzaktan. Başımı çevirip bakıyorum Aslı. Hemen yanında da Nurgül var. Bize el sallıyorlar. Agop'un masadan bir kalkışı var, Hagi topu doksana takmış da sevinir gibi. “Oooo hoşgeldiniz kızlar. Gözümüz yollarda kaldı bre” falan diyor. Ermeni şivesini de konuşturuyor puşt. Etkileyecek ya...

Gelip oturuyor sonra kızlarda masaya. Aslı'ya bir White Russian, Nurgül'e de Black Russian. Biri sütlü biri sütsüz votka. Agop paso kontrada; “O zaman yoldaş Lenin'e içelim hahahahaha” diye espriler yapıyor. Bendeniz mazlum duruyorum. Chopin'de kulağım. Aslı döndü sonra; “Keyfin mi yok” diye. Yo-yo dedim. E hadi dedi kadehini Bavyera bardağıma değdirip.

Sohbet-muhabbet derken. Taraflar da belli oldu. Nurgül Agop'la. Aslı tam beklediğim gibi benimle. Gözleri hep gözümde. Kalktık sonra hesabı isteyip.

Bornova'da Süvari Caddesi'ne doğru yürümeye başladık. Agop ve Nurgül önde; Aslı ile biz geride. Kız koluma girmiş, “Anıl”. Efendim diyorum. “Ya ne güzel gözlerin var” diyor. Teşekkür ederim diyorum. Yerim seni diyor. Alkolden mi utandığımdan mı bilinmez kırmızlaşmış suratım. Agop dönüp gülüyor; “İçki çarptı galiba Boduççç” - “Yürü git lan” diyorum içimden fazla üstelemeyip dönüyor önüne.

Sonra bizim türkü bara yerleşiyoruz. Ruhi Su çalıyor burada. Hehhh şöyle der gibiyiz hepimiz. E Agop Ermeni. Bendeseniz bağrı açık bir Tokatlı. Kızlar da Malatya- Sivas falan deyince. E bizi Chopin değil Ruhi ağabey paklaycaktı...

Yeşil Köşk'ün başkalaşmışlığından uzakta ana rahmine düşmüş gibi sıcacık bir yerdeyiz işte. “Yalancı dünyaya konup göçenler. Ne söylenirler-ne haber verirler...” diye gidiyor türkü. Bir sigara yakmak istiyorum. Çakmağı çıkarıp “Yakalım Anıl bey” diyor Aslı;

Yak diyorum kız yak.

Bu gün birlikte yanalım...

Ooooo diye taktir eden esprili bir ses yükseliyor Agop ve Nurgül'den, Aslı'yı kendime çekip sarıyorum. Ruhi Su bastırıyor;

Kimi masum,

Kimi güzel yiğitler.

Ne söylerler,

Ne bir haber verirler...”

Türkü tavsiyesi

Ruhi Su çalıyor. "Bilmem şu feleğin bende nesi var" diye. Güneş gelip düşmüş sahil boyuna. Deniz bir yandan güneş bir yandan; "Yaşamak güzel şey kardeşim" şiirini fısıldıyorlar kulağıma. Ruhi abi sesleniyor gene geriden, muhalefet edecek ya; "Sanki benim mor sümbüllü bağım var."

Yorumlar (0)